5 Ağustos 2017 Cumartesi

katmerli acı

katmer katmer katmerlenen bir acı bu
ocakbaşında tüten bir dumandan arda kalan,
henüz yağmuru dinmiş şehrin sokaklarından
süzülüp gelen itfaiyeye muhtaç bir acı,
benim acım,
ağaçsız bir kiraz, aciz bir kul kadar kırmızıya boyamamıştır gözlerimizi,
ressamdan hallice kalbimde ki bu çizikler,
üstünden arabalar gelip geçsede,
hala güneş enerjisiyle çalışıyor anılarım,
hiç ses etmiyor delip geçen rüzgara,
açıp kollarını bekliyor dinmesini,
konuşup bekliyor dinlemesini,
ve
ben
dünden kalan bir çorba bulup,
ısıtıp,
acımı da katıp,
içiyorum,

korkak

gemi olmaktan değilde,
batıp çıkamamaktan,
toprak olmaktan değilde
korkak olmaktan korkuyorum,
ya da uçurtma uçururken ipine dolanıp
peşinde savrulmaktan,
çünkü hava da uçan şeylerin güçlü olduğuna inanırdım küçükken,
hala büyümedim kederden,
senin bir uçurtma olabilmenden korkuyorum,
tellere takılıp yitmenden,

vaha

cahiliye döneminden kalma bir aşk bu,
hani çöl çöl gezen muhacir gibi,
belki de ensar,
bilmiyorum,
böyle hani "yok deve"
dedirten cinsten,
ve evet,
yok deve, yürüyorum,
ayaklarımın derisini kum tanelerinde bıraka bıraka,
yenilerini koyuyorum yerine, kalbimden koparıp,
vaha da değil gözüm sonsuzlukta,
ölümü sevmiyorum ayakkabılarımı sevdiğim kadar,
gölgemi de alıp,
gidiyorum,

orhun kitabeleri

ekmeğimi taştan değil,
topraktan, çıkarıyorum
arpa da buğday da sensin,
yalan yok,
ben bir tek seninle oturuyorum sofraya,
orhun kitabelerinden de karmaşık yüzün,
orhun kitabelerinden beri bu hüzün,

kayık

bazı renklerin güzelliğine kelimeler yetmez olmakta,
sular mı çekildi
yoksa kayık mı kaçtı sudan,
renklere sor,
gökkuşağını bekleme, dağlara sor,
ve
gülü kurut,
hasatımı toplayıp
sattım
beni de unut,
atımı da bırakıp gittim,

ağrı

sıralanması muhtemel koridorlara ağrıların,
iyileşip iyileşmemesi umrumda değil,
bekletmeyi ve bekletilmeyi öğrettim onlara,
haberim olmadan, yer altından usul usul geçen su borularıyla taşınmış hayat,
üç gün içmezsem, ölürmüşüm,
sonra Kerbala olur hayat,
dönüp kendine dersin,
sen kim kendini o insanlarla bir tutmak kim!

çer çöp

uzaklaşıyorum bu düzenden,
patlıcan rengi adımlarla
düşe kalka
yalnız,
görmüyorum artık
göze batan çeri çöpü
bütün ikilemelerin canı cehenneme ,
beni yalnız bırakan bir sokak kedisinin canı kadar kaldınız,
o kadarınız bile engel,

yaşamama,

huzursuzum

kuş cıvıltısıyla beraber,
sevdiklerimin kıyısından dönerken yakalandım yağmura,
elimdeki mum hala sönmedi,
şaşkınım,
evimin en güzel yerinde kaktüsler,
kitaplarımla beraber,
bir tek bu dikenli ruhuma acırım,
ve silahın icadından bu yana,
huzursuzum,
huzursuzum,

baca

ne kömürle çalışıyor,
ne de şehirleri hızlı hızlı geçiyorum,
insan falan da taşımıyorum,
hasret hamalıyım ben,
dolunay renginde
şiir taşıyorum pencerelerinize,
kapıdan kovsanız,
bacadan girecek kelimeler getiriyorum sizlere,
ve bırakıp gidiyorum,
izninizle,

Adem

sanayi devriminden bu yana kederli toprak,
ve topraktan yaratılan Adem,

dut pekmezi

dut pekmezi ile şiir yazılabilir miydi,
belki de,
şiir yazmak için ağaca çıkmak gerekir,
hatta bir de çıktığın ağacı sallamak,
sonra yere serilen örtüden dutları temizlemek gerekir,
şiir yazmak için onları temizlemek gerekir,
sonrada bir kazana koyup kaynatmak,
bu kadar zahmet,
şiire değer mi,
değer,
dut pekmezi ile şiir yazılabilir mi?

çakılı

o kadar eskide değilmişim,
ne kadar sevmesem de kelimelerim hangi çağdan olduğumu belli ediyormuş,
insanın gözleri yolu gördüğü zaman ayaklarına engel olamıyormuş,
eski yeni ne kadar anı varsa doldurup koşuyormuş,
başka zamanlara,
ama hep burada kalıyormuş,
çakılı,

mandal

tutsak bir düş,
düşe kalka tutunmuş bir akla,
ele avuca sığmayan bir kalabalığın tam ortasında,
mandalların bile gideremediği ıslaklığıyla sorgulamış yalnızlığını,
mandallar buradaysa yalnızlığım nerede,
yalnızlığım buradaysa
ee yanlışlık nerede,
ironisini koymuş cebine,
tutunmaya devam etmiş,

hayata,

sevinç

bir kulağımdan girip,
öbür kulağımdan çıkan sevinçlerim var benim,
insanların sahip olup
uğruna dünyalar feda ettiği şeyler
benim için bu demekti,
gelip geçici olması,
aciz vücuduma kazınan
hiçbir huzur
caiz değildi,
bunu belli günlerde tahsilini asla bilmediğim bir hoca tarafından verilen,
dini sohbet sırasında öğrendim,
insanın bilmediklerini duyması, öğrenmekmiydi,
bunu da bir türlü öğrenemedim,
daha görünür olmak için renkli kıyafetler giyip renksiz fonların önünde dolaştım,
yine de gösteremedim yüreğimi,
yüksek duvarlı evlere sığındım
bu seferde korkunç tabelalı kapıların azizliğine uğradım,
en iyisi dedim boydan boya bir telgraf ağı kurayım,
esnekliğini de iyi ayarlayayım,
belki göç etmek zorunda olup, 
göç etmek istemeyen kuşlar kendini asar,

magma

alttan ısıtmalı bir yürek,
magmaya yakın,
çorak bir toprağın üstünde